hellsing ultimate, vampir animesi değildir.
hellsing ultimate; ingiliz aristokrasisinin bodrum katında beslediği dracula’yı, gerektiğinde dışarı salıp kamu düzeni sağlamasıdır.
zaten bu cümleden sonra normal bir şey bekleyen insan animeyi yanlış açmıştır.
ortada hellsing organizasyonu var. amacı ingiltere’yi vampirlerden, gulyabanilerden, tarikatlardan, doğaüstü kanalizasyon kaçaklarından korumak. başında integra var. kadın öyle bir ingiliz aristokratı ki çay içerken kıyamet kopsa önce fincanı tabağa düzgün bırakır, sonra “alucard, öldür” der.
alucard da öldürür.
ama öyle işini yapan güvenlik görevlisi gibi değil. belediye ilaçlama ekibi gibi de değil. alucard bir yere girince orada kamu hizmeti değil, gotik toplu mezar projesi başlar. adamın varlığı başlı başına iş sağlığı ve güvenliği ihlalidir. sigorta şirketleri görse poliçeyi yakar.
hellsing’in güzelliği burada: kimse iyi insan değildir.
integra iyi insan değildir, görev insanıdır. alucard iyi insan değildir, tasmaya bağlanmış kıyamettir. seras victoria başta iyi insandır, sonra o da mesai arkadaşlarına uyum sağlar. anderson iyi insan değildir, vatikan logolu elektrikli testeredir. millennium zaten nazi vampir taburu. yani kötülüğün üstüne kötülük, onun üstüne kutsal su, onun üstüne barut, onun üstüne kırmızı gözlük.
bu animeyi bugünün steril senaryo aklıyla çeksen ilk toplantıda iptal olurdu.
çünkü hellsing’de kimse “canavarların da duyguları var” diye ağlamıyor. kimse alucard’a “senin şiddete yönelmenin altında hangi çocukluk travması yatıyor?” demiyor. dense zaten adam muhtemelen cevap olarak karşıdakini duvara gotik vitray gibi işler. bu evrende terapi koltuğu koysan, üç dakika sonra koltuğun da vampir olma ihtimali var.
anti woke tarafı tam burada.
dizi kötülüğü açıklamak için kırk takla atmıyor. “aslında herkes kendi hakikatinde haklı” diye ortalığı yumuşatmıyor. bazıları sadece manyak. bazıları da manyakları öldürmek için daha büyük manyak çalıştırıyor. hikayenin ahlaki evreni bu kadar basit ama bu basitlik aptalca değil; aksine çok dürüst.
şimdi olsa alucard’ın ilk sahnesine uyarı metni koyarlar:
“bu vampirin davranışları yapımcılar tarafından onaylanmamaktadır.”
zaten onaylanmasın. mesele o değil. mesele adamın kırmızı paltosuyla cehennemin kapısında sigara molası veriyor gibi durması.
integra ise ayrıca konuşulmalı.
modern “güçlü kadın karakter” yazımının en büyük sorunu, kadını güçlü göstermek için önce sahneyi basın açıklamasına çevirmesi. integra öyle değil. kadın sahneye çıktığında kimse alkış tabelası kaldırmıyor. “bakın kadın lider” diye kameraya göz kırpılmıyor. kadın zaten lider. emrindeki yaratık dracula. daha ne yapacak, cv’sine “ileri seviye vampir yönetimi” mi yazacak?
integra’nın feminizmi varsa bile bunu sloganla değil, emir komuta zinciriyle yapıyor. alucard gibi bir afetin gözünün içine bakıp emir veriyor. adam da sanki cehennemin kadrolu personeliymiş gibi gidip işi hallediyor. aralarındaki ilişki bile başlı başına kara komedi: bir tarafta ölümsüz vampir kralı, diğer tarafta gözlüklü bir ingiliz kadın. ve hangisinin daha korkutucu olduğu sahneden sahneye değişiyor.
seras victoria’ya gelince.
başta zavallı polis kız. yanlış gece, yanlış köy, yanlış rahip, yanlış vampir, yanlış kariyer planı. insan kaynaklarına “ben aslında polislik düşünüyordum” diye dilekçe verse, dosyasına “artık vampir” kaşesi basılır. hellsing evreninde meslek değiştirmek böyle bir şey. sabah polis, akşam ağır silahlı gece yaratığı.
ama seras’ın gelişimi güzel çünkü sloganla değil, kanla oluyor. karakter büyüyor, çünkü dünya onu büyütüyor. anime “kadın karakterimiz güçlensin” diye sahne yazmıyor; “bu kız bu mezbahada hayatta kalacaksa artık sevimli kalamaz” diyor. fark bu.
anderson ise ayrı bir felaket.
adam rahip değil, kutsal suyla çalışan biçerdöver. sahneye girdiği an dinler arası diyalog masası devriliyor, üstüne de süngü saplanıyor. alucard ile karşılaşınca anime bir anda “iki inanç sistemi çatışıyor” falan demiyor. iki tane iflah olmaz delinin, birbirini öldürmek için şiirsel bahane bulmasını izliyoruz.
biri vampir.
biri rahip.
ikisi de insanlık için tehdit.
ama biri ingilizlerin, biri vatikanın.
diplomasi dediğin de zaten biraz budur.
millennium tarafı ise hellsing’in kara mizahının zirvesi. nazi vampir taburu fikri normalde tek başına senaryo değil, akıl sağlığı testidir. major denen küçük adam çıkıp savaş üzerine nutuk atıyor. adamın motivasyonu o kadar düz ki neredeyse saygı duyacaksın: savaş istiyor. neden? çünkü savaş istiyor. barış istemiyor. reform istemiyor. kapsayıcı vampir topluluğu istemiyor. adam savaş seviyor.
bu kadar karikatür gibi kötülüğün çalışmasının sebebi, animenin bunu utanmadan oynaması. “aslında yanlış anlaşıldılar” yok. “travmaları onları buna itti” yok. “tarihsel bağlamda değerlendirelim” yok. hayır kardeşim, vampir nazi bunlar. bağlamı mezarlık.
zaten hellsing’in mizahı da burada. karakterler komiklik yapmaya çalıştığı için değil, evrenin kendisi delirdiği için komik. londra yanıyor, vatikan silahlanmış, vampirler nazi üniformasıyla geziyor, ingilizlerin çözümü dracula’yı bodrumdan çıkarmak. bu olayları ciddiyetle anlatınca komedi kendiliğinden doğuyor. çünkü herkes o kadar ciddi ki sahne daha da absürtleşiyor.
alucard’ın olayı da budur.
adam kahraman değil. anti-kahraman bile değil. anti-kahraman dediğin en azından arada vicdan sancısı çeker. alucard vicdan sancısı çekse onu da silah olarak kullanır. karşısındakini öldürmeden önce fiziksel değil, varoluşsal olarak da döver. “sen kimsin, neye inandın, niye bu kadar eziksin?” diye adamı ruhen çıplak bırakır, sonra da vücut bütünlüğünü iptal eder.
bu yüzden hellsing çocukça ama çocuk işi değil.
ergen işi havalıdır, evet. ama bazı şeyler ergen işi havalı olduğu için güzeldir. kırmızı paltolu vampir, dev tabanca, gotik malikane, protestan örgüt, katolik manyak, nazi vampir, kan yağmuru. bunları alıp “aslında burada modern kimlik meselesi işleniyor” diye akademik bulamaç yapmaya gerek yok. bazen vampir vampirdir. bazen rahip bıçak atar. bazen de ingiltere, ulusal güvenlik sorununu cehenneme taşeron verir.
bugünün woke filtresi hellsing’i çekse herkes yumuşardı.
alucard “problemli ama iyileşmek isteyen vampir” olurdu.
integra “otoriter geçmişiyle yüzleşen lider” olurdu.
seras “vampir kimliğini sahiplenen genç kadın” olurdu.
anderson “radikalleşmenin kurbanı” olurdu.
millennium da muhtemelen “aşırı sağın yükselişi üzerine alegorik ama dikkatli bir anlatı” diye paketlenirdi.
hellsing ise bu kadar nazik değildir.
hellsing sana peçete uzatmaz. üstüne kan sıçratır.
rahatlatmaz. güldürür, sonra o güldüğün şeyin aslında çok korkunç olduğunu hatırlatır.
ahlak dersi vermez. seni alır, gotik bir mezbahanın ortasına bırakır ve “hangi manyağın tarafındasın?” diye sorar.
cevap da genelde bellidir.
gözlüklü ingiliz kadının tasmalı kıyameti.
hellsing ultimate; ingiliz aristokrasisinin bodrum katında beslediği dracula’yı, gerektiğinde dışarı salıp kamu düzeni sağlamasıdır.
zaten bu cümleden sonra normal bir şey bekleyen insan animeyi yanlış açmıştır.
ortada hellsing organizasyonu var. amacı ingiltere’yi vampirlerden, gulyabanilerden, tarikatlardan, doğaüstü kanalizasyon kaçaklarından korumak. başında integra var. kadın öyle bir ingiliz aristokratı ki çay içerken kıyamet kopsa önce fincanı tabağa düzgün bırakır, sonra “alucard, öldür” der.
alucard da öldürür.
ama öyle işini yapan güvenlik görevlisi gibi değil. belediye ilaçlama ekibi gibi de değil. alucard bir yere girince orada kamu hizmeti değil, gotik toplu mezar projesi başlar. adamın varlığı başlı başına iş sağlığı ve güvenliği ihlalidir. sigorta şirketleri görse poliçeyi yakar.
hellsing’in güzelliği burada: kimse iyi insan değildir.
integra iyi insan değildir, görev insanıdır. alucard iyi insan değildir, tasmaya bağlanmış kıyamettir. seras victoria başta iyi insandır, sonra o da mesai arkadaşlarına uyum sağlar. anderson iyi insan değildir, vatikan logolu elektrikli testeredir. millennium zaten nazi vampir taburu. yani kötülüğün üstüne kötülük, onun üstüne kutsal su, onun üstüne barut, onun üstüne kırmızı gözlük.
bu animeyi bugünün steril senaryo aklıyla çeksen ilk toplantıda iptal olurdu.
çünkü hellsing’de kimse “canavarların da duyguları var” diye ağlamıyor. kimse alucard’a “senin şiddete yönelmenin altında hangi çocukluk travması yatıyor?” demiyor. dense zaten adam muhtemelen cevap olarak karşıdakini duvara gotik vitray gibi işler. bu evrende terapi koltuğu koysan, üç dakika sonra koltuğun da vampir olma ihtimali var.
anti woke tarafı tam burada.
dizi kötülüğü açıklamak için kırk takla atmıyor. “aslında herkes kendi hakikatinde haklı” diye ortalığı yumuşatmıyor. bazıları sadece manyak. bazıları da manyakları öldürmek için daha büyük manyak çalıştırıyor. hikayenin ahlaki evreni bu kadar basit ama bu basitlik aptalca değil; aksine çok dürüst.
şimdi olsa alucard’ın ilk sahnesine uyarı metni koyarlar:
“bu vampirin davranışları yapımcılar tarafından onaylanmamaktadır.”
zaten onaylanmasın. mesele o değil. mesele adamın kırmızı paltosuyla cehennemin kapısında sigara molası veriyor gibi durması.
integra ise ayrıca konuşulmalı.
modern “güçlü kadın karakter” yazımının en büyük sorunu, kadını güçlü göstermek için önce sahneyi basın açıklamasına çevirmesi. integra öyle değil. kadın sahneye çıktığında kimse alkış tabelası kaldırmıyor. “bakın kadın lider” diye kameraya göz kırpılmıyor. kadın zaten lider. emrindeki yaratık dracula. daha ne yapacak, cv’sine “ileri seviye vampir yönetimi” mi yazacak?
integra’nın feminizmi varsa bile bunu sloganla değil, emir komuta zinciriyle yapıyor. alucard gibi bir afetin gözünün içine bakıp emir veriyor. adam da sanki cehennemin kadrolu personeliymiş gibi gidip işi hallediyor. aralarındaki ilişki bile başlı başına kara komedi: bir tarafta ölümsüz vampir kralı, diğer tarafta gözlüklü bir ingiliz kadın. ve hangisinin daha korkutucu olduğu sahneden sahneye değişiyor.
seras victoria’ya gelince.
başta zavallı polis kız. yanlış gece, yanlış köy, yanlış rahip, yanlış vampir, yanlış kariyer planı. insan kaynaklarına “ben aslında polislik düşünüyordum” diye dilekçe verse, dosyasına “artık vampir” kaşesi basılır. hellsing evreninde meslek değiştirmek böyle bir şey. sabah polis, akşam ağır silahlı gece yaratığı.
ama seras’ın gelişimi güzel çünkü sloganla değil, kanla oluyor. karakter büyüyor, çünkü dünya onu büyütüyor. anime “kadın karakterimiz güçlensin” diye sahne yazmıyor; “bu kız bu mezbahada hayatta kalacaksa artık sevimli kalamaz” diyor. fark bu.
anderson ise ayrı bir felaket.
adam rahip değil, kutsal suyla çalışan biçerdöver. sahneye girdiği an dinler arası diyalog masası devriliyor, üstüne de süngü saplanıyor. alucard ile karşılaşınca anime bir anda “iki inanç sistemi çatışıyor” falan demiyor. iki tane iflah olmaz delinin, birbirini öldürmek için şiirsel bahane bulmasını izliyoruz.
biri vampir.
biri rahip.
ikisi de insanlık için tehdit.
ama biri ingilizlerin, biri vatikanın.
diplomasi dediğin de zaten biraz budur.
millennium tarafı ise hellsing’in kara mizahının zirvesi. nazi vampir taburu fikri normalde tek başına senaryo değil, akıl sağlığı testidir. major denen küçük adam çıkıp savaş üzerine nutuk atıyor. adamın motivasyonu o kadar düz ki neredeyse saygı duyacaksın: savaş istiyor. neden? çünkü savaş istiyor. barış istemiyor. reform istemiyor. kapsayıcı vampir topluluğu istemiyor. adam savaş seviyor.
bu kadar karikatür gibi kötülüğün çalışmasının sebebi, animenin bunu utanmadan oynaması. “aslında yanlış anlaşıldılar” yok. “travmaları onları buna itti” yok. “tarihsel bağlamda değerlendirelim” yok. hayır kardeşim, vampir nazi bunlar. bağlamı mezarlık.
zaten hellsing’in mizahı da burada. karakterler komiklik yapmaya çalıştığı için değil, evrenin kendisi delirdiği için komik. londra yanıyor, vatikan silahlanmış, vampirler nazi üniformasıyla geziyor, ingilizlerin çözümü dracula’yı bodrumdan çıkarmak. bu olayları ciddiyetle anlatınca komedi kendiliğinden doğuyor. çünkü herkes o kadar ciddi ki sahne daha da absürtleşiyor.
alucard’ın olayı da budur.
adam kahraman değil. anti-kahraman bile değil. anti-kahraman dediğin en azından arada vicdan sancısı çeker. alucard vicdan sancısı çekse onu da silah olarak kullanır. karşısındakini öldürmeden önce fiziksel değil, varoluşsal olarak da döver. “sen kimsin, neye inandın, niye bu kadar eziksin?” diye adamı ruhen çıplak bırakır, sonra da vücut bütünlüğünü iptal eder.
bu yüzden hellsing çocukça ama çocuk işi değil.
ergen işi havalıdır, evet. ama bazı şeyler ergen işi havalı olduğu için güzeldir. kırmızı paltolu vampir, dev tabanca, gotik malikane, protestan örgüt, katolik manyak, nazi vampir, kan yağmuru. bunları alıp “aslında burada modern kimlik meselesi işleniyor” diye akademik bulamaç yapmaya gerek yok. bazen vampir vampirdir. bazen rahip bıçak atar. bazen de ingiltere, ulusal güvenlik sorununu cehenneme taşeron verir.
bugünün woke filtresi hellsing’i çekse herkes yumuşardı.
alucard “problemli ama iyileşmek isteyen vampir” olurdu.
integra “otoriter geçmişiyle yüzleşen lider” olurdu.
seras “vampir kimliğini sahiplenen genç kadın” olurdu.
anderson “radikalleşmenin kurbanı” olurdu.
millennium da muhtemelen “aşırı sağın yükselişi üzerine alegorik ama dikkatli bir anlatı” diye paketlenirdi.
hellsing ise bu kadar nazik değildir.
hellsing sana peçete uzatmaz. üstüne kan sıçratır.
rahatlatmaz. güldürür, sonra o güldüğün şeyin aslında çok korkunç olduğunu hatırlatır.
ahlak dersi vermez. seni alır, gotik bir mezbahanın ortasına bırakır ve “hangi manyağın tarafındasın?” diye sorar.
cevap da genelde bellidir.
gözlüklü ingiliz kadının tasmalı kıyameti.