sait faik deyince aklıma ilk gelen şey, adamın hayatı, insanları ve duyguları hiç kasmadan, en doğal haliyle anlatabilmesi oluyor. çoğu yazarı sadece yazdıkları kitaplardan tanırız ama sait faik bana hep hayatın tam içinden biri gibi gelir. dünyayı, insanı çok iyi çözmüş ama bunu hiçbir zaman "kahretsin, ben ne kadar da iyi bir gözlemciyim" diye gözümüze sokmamış. her şey o kadar kendiliğinden akıp gidiyor ki, bazen ne demek istediğini tam çözemiyorsunuz bile. ama o samimiyet bir şekilde gelip içinize dokunuyor.

1906’da adapazarı’nda doğmuş, istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi’ni bitirmiş ama hayatı boyunca asıl işi hep yazarlık olmuş. aslında edebiyat yolculuğu da biraz kendi hayatı gibi tesadüflerle başlamış denilebilir. lisedeyken şiir yazıyormuş, sonra kısa hikayelere dönmüş. tabii onu sadece bir edebiyatçı olarak görmek eksik olur. hikayelerinde yalnızlık, toplum, aşk, doğa ama en çok da yine o yalnızlık hissi (alemdağ’da var bir yılan’daki gibi) hep ön plandadır. en güzel tarafı da bu büyük temaları, hiç artistlik yapmadan, sıradan bir dille anlatmasıdır.

istanbul’a gelip yazılarıyla tanınmaya başladıktan sonra adı duyulmuş ama aslında onu çok az bir süre okuyabildik. 1954’te, daha 48 yaşındayken vefat etmiş. oysa yazacak daha çok şeyi vardı kesin. hayata bakışı, insanın iç dünyasını anlatış biçimi zaman geçtikçe daha çok değerlenecek cinstendi. ömrü yetmediği için kitapları yarım kaldı, biz okurlar da bir bakıma eksik kaldık.

bence sait faik’in en özel yanı, bizim edebiyatta bir nevi yeraltı edebiyatının o nahif, ilk örneklerini vermesidir. sıradan insanlardan resmen anti-kahramanlar çıkarır. köylerden, kasabalardan ya da istanbul’un ücra mahallelerinden öyle sessiz sedasız, unutulmuş tipleri seçer ki, onun kaleminden çıkınca hepsi birer edebiyat karakterine dönüşür. bir sokak kedisine, mahalle kahvecisine, otobüs şoförüne ya da bir dilenciye bakarken içindeki o derin empatiyi ve insan sevgisini hemen hissedersiniz.

şahsi bir hikaye veya semaver gibi hikayelerine bakınca, dışarıdan çok basit duran olayların aslında insanın içinde ne kadar büyük izler bırakabileceğini görürsünüz. dili bazen çok sade, bazen hafif şiirseldir ama arkada hep bir hüzün, bir melankoli vardır. birinin yalnızlığını, sevda acısını ya da yolda yürürken gördüğü ufak bir detayı yazar. her şey tamamen kendi gözlemlerinden ve iç dünyasından süzülüp gelir.

zaten onu anlamak için sadece kitaplarını okumak yetmez, nasıl yaşadığına da bakmak lazım. istanbul’un kenar semtlerinde, boğaz kıyılarında, balıkçı köylerinde vakit geçirmeyi çok severmiş. oraların insanını, havasını suyunu çok iyi yakalamış. onun edebiyatı da tıpkı o gezdiği istanbul sokakları gibi çok renkli, katmanlı ve kendi içinde karmaşıktır.

hikayelerindeki o melankoli, yalnızlık ve içsel boşluk hissi sadece kitabi şeyler değil. eserlerinde hep bir arayış içinde olan insanlar vardır. belki de bu yüzden okurken kendimizden bir şeyler buluruz. en sıradan insanı bile okuyucuya derinden hissettirmeyi başarır.

kısacası, az yaşadı ama edebiyatta çok büyük bir iz bıraktı. bugün hala türk hikayeciliği denince akla gelen ilk isimlerden biri. yazdığı her şey, sıradan hayatların içindeki o küçük pırıltıları görmemizi sağlıyor. hayatın içinde kaybolmuş, birbirini hiç tanımayan karakterleri onun sayesinde tanıyor ve bir bakıma kendi insanlığımızı hatırlıyoruz.

(ref: sait faik'in abasıyanık kitabı)
4 0
tool kullanıcısının profil fotografı