californication, dışarıdan bakınca “alkolik yazar, kadınlar, seks, los angeles, rock’n roll, pişmanlık” dizisi gibi durur.
bu tanım yanlış değil.
ama eksik.
çünkü dizinin asıl meselesi hank moody’nin kaç kadınla yattığı değil. asıl mesele, bu adamın hayatındaki tek kadından hiçbir zaman tam olarak çıkamaması.
o kadın da karen.
hank moody, kağıt üstünde rezil bir adamdır. içer, yazar, batırır, aldatır, kaçırır, geri döner, özür diler, tekrar batırır. adamın hayatı, “bu sefer düzeliyorum” diye başlayan ve genelde başka bir skandalla biten uzun bir cenaze sonrası partisi gibidir.
ama hank’i ilginç yapan şey sadece çapkınlığı değildir.
hank’in içindeki çürüme romantiktir.
bu daha tehlikeli.
çünkü bazı adamlar sadece kötüdür. hank öyle değil. hank hem kendini mahveder hem bunu güzel cümlelerle anlatır. hem sevdiği insanı yaralar hem de yarayı edebiyatla sarabileceğini sanır. hem ailesini ister hem aile olmanın gerektirdiği disiplinden kaçar.
hank moody, yetenekli adamın kendi yeteneğini mazeret zannetmesidir.
yazar ya.
cümle kurabiliyor ya.
kendini affettirmeyi de edebi bir sahne sanıyor.
ama hayat roman değil.
bazı kadınlar da editör değil.
karen ise bu hikayenin kleopatra’sıdır.
bunu “çok güzel kadın” diye basit anlamda söylemiyorum. karen’ın asıl olayı güzelliği değil, merkez olma kabiliyeti. kadın sahneye girdiğinde hank’in bütün şımarık özgürlüğü, bütün kadın trafiği, bütün alkolik romantizmi, bütün “ben böyleyim” artistliği bir anda küçülür.
çünkü hank istediği kadar los angeles gecelerinde dolaşsın, istediği kadar kadınlardan kadın beğensin, istediği kadar kendini asi yazar sansın; pusulası hâlâ karen’a dönüktür.
karen onun mısır’ı.
tahtı.
yıkımı.
eve dönüş ihtimali.
ve aynı zamanda hiç tam dönülemeyen evi.
kleopatra benzetmesi burada çalışıyor. çünkü karen sadece sevilen kadın değildir. bir imparatorluğu kendi etrafında döndürebilen kadındır. hank’in küçük imparatorluğu da onun etrafında dönüyor. adam başka kadınlarla beraber olur ama karen’ın gölgesinden çıkamaz. başka yataklara girer ama duygusal adres değişmez.
bu hank için trajik.
karen için de konforlu bir güç.
çünkü karen bazen dizide “mağdur kadın” gibi görünür ama o kadar basit değildir. evet, hank onu yaralamıştır. evet, hank güvenilmezdir. evet, hank ile hayat kurmak, yangın tüpüyle volkanın yanında yaşamak gibidir.
ama karen da bu yangından tamamen uzak durmaz.
hank’i bırakır.
ama tam bırakmaz.
kızar.
ama kapıyı tamamen kapatmaz.
başkasına gider.
ama hank’in ruhsal hattını açık tutar.
yeni hayat kurmaya çalışır.
ama hank’in hayatına giriş çıkışlarını öyle bir ayarlar ki adam hiçbir zaman tam ölemez, tam iyileşemez.
işte kleopatra tarafı burada.
karen, hank’in zaafını bilir.
ve bilmek bazen sevmekten daha güçlüdür.
hank’in karen’a olan bağlılığı aşk mı?
evet.
saplantı mı?
o da evet.
pişmanlık mı?
kesinlikle.
kayıp aile arzusu mu?
o da var.
karen, hank için sadece eski eş değildir. hank’in “ben aslında iyi biri olabilirdim” ihtimalinin insan formudur. adam karen’a baktığında sadece kadını görmez. kendi daha temiz versiyonunu da görür. baba olabileceği, eş olabileceği, evde kalabileceği, sabah ayık uyanabileceği, yazdığı kadar yaşayabileceği bir hayatın siluetini görür.
ama hank’in problemi şu:
o hayatı ister.
ama o hayatın gerektirdiği adam olamaz.
californication’ın en iyi tarafı da bu zaten. dizi hank’i sürekli “cool rezil adam” olarak parlatır gibi yapar ama aslında altından şunu gösterir: bu adam kendine romantik bir enkaz süsü vermiş, ama enkaz yine enkazdır.
hank’in cazibesi var.
zekâsı var.
cümlesi var.
kadınlar üstünde etkisi var.
ama istikrarı yok.
ve istikrar olmayınca aşk bile zamanla sigara dumanına dönüyor.
karen’ın hank üzerindeki etkisi tam kleopatra etkisi gibi. adam onu hem sever hem ona yenilir. yanındayken uslanmak ister, uzaklaşınca kendini dağıtır. karen onun için ödül değil sadece; hüküm gibi. hank bütün hayatı boyunca “ben özgürüm” diye gezer ama karen bir bakar, adam zincirini kendi takar.
işin acı tarafı şu: karen da hank’i sever.
ama karen’ın sevgisi saf bir teslimiyet değil. daha hesaplı, daha korunmalı, daha kendini garantiye almaya çalışan bir sevgi. hank’in romantik yıkımına kapılmak ister ama tamamen batmak istemez. çünkü hank ile birlikte olmak, şiir yazan bir tren kazasına binmek gibidir.
güzel manzara var.
ama rayların sonu belli değil.
bu yüzden karen çoğu zaman haklıdır.
ama haklı olmak onu her zaman masum yapmaz.
çünkü bir insanın seni sevdiğini biliyorsan ve o sevgiyi tamamen bitirmiyorsan, onun hayatında sürekli yarım açık kapı olarak duruyorsan, orada senin de payın vardır.
hank zaten zayıf.
karen o zayıflığın en güzel adı.
dizi boyunca hank’in başka kadınlarla olan ilişkileri çoğu zaman kaçıştır. bazen eğlence, bazen bağımlılık, bazen kendinden nefret etme biçimi, bazen “nasıl olsa karen yok” bahanesi. ama o ilişkilerin çoğu karen’ın karşısında dekor gibi kalır.
çünkü karen hank’in arzusu değil sadece.
karen onun vicdanı.
bu da ilişkiyi daha zehirli yapıyor.
bir kadını arzu edersen uzak durabilirsin.
bir kadını vicdanın yaparsan geçmiş olsun.
hank’in tüm bozuk davranışlarının sonunda döndüğü mahkeme salonu karen’dır. adam ne kadar çuvallarsa çuvallasın, içten içe karen’ın onu anlayacağını, belki kızacağını ama tamamen silmeyeceğini düşünür. işte hank’i şımartan da biraz budur.
çünkü bazı erkekler affedildikçe büyümez.
affedildikçe tekrar suç işler.
hank de öyle.
her geri dönüşü final sanır.
ama aslında yeni batışın fragmanıdır.
karen’ın kleopatra gibi olması burada bir yüceltme değil, bir tespit. kleopatra sadece güzel kadın figürü değildir; güç, çekim, zeka, politik varlık ve erkeğin kendi kaderini onun etrafında yeniden yazmasıdır. karen da hank’in hayatında böyle durur.
hank kendini özgür yazar sanıyor.
ama hikayenin ana karakteri çoğu zaman karen.
hank sayfaları dolduruyor.
karen başlığı belirliyor.
becca ise bu ilişkinin ortasında kalan en gerçek bedeldir.
çünkü hank ve karen’ın aşkı ne kadar romantize edilirse edilsin, ortada bir çocuk vardır. ve çocuklar anne babalarının “biz aslında birbirimizi çok seviyoruz ama sürekli birbirimizi yakıyoruz” masalından çok etkilenir.
becca, hank’in romantik rezilliğinin faturasını ödeyen kişidir.
hank iyi baba olmak ister.
bazen gerçekten olur.
ama iyi baba olmak istemekle iyi baba olmak aynı şey değildir.
çocuğuna sevgi vermek yetmez.
istikrar da gerekir.
hank’in eksik olduğu yer burası.
karen da becca konusunda daha sağlam durmaya çalışır ama o da hank hattını tamamen kesemediği için bu aile hiçbir zaman tam kapanmaz. sürekli açık yara gibi. bazen tatlı, bazen komik, bazen seksi, bazen acıklı, ama yara.
californication’ın gücü, bu yarayı rock’n roll ambalajına sarıp satmasında.
dizi sana hank’i sevdirir.
sonra hank’in ne kadar yorucu biri olduğunu gösterir.
karen’ı sevdirir.
sonra onun da bu döngünün dışında tamamen masum bir azize olmadığını sezdirir.
bu yüzden ilişki çalışır.
çünkü ikisi de sadece kurban veya suçlu değildir.
hank daha büyük suçludur, evet.
ama karen da bu oyunun tahtını boş bırakmaz.
hank’in kadınlarla ilişkisi çoğu zaman beden üzerinden akar.
karen ile ilişkisi ise kimlik üzerinden akar.
hank karen’ın yanında kim olmak istediğini hatırlar.
sorun şu: hatırlamak yetmez.
o adam olmak gerekir.
hank bunu sürekli erteler.
içer, yazar, sevişir, batırır, özür diler, geri döner.
bu döngü bir süre romantik görünür.
sonra izleyici anlar ki bu adamın asıl bağımlılığı alkol veya seks değil.
kendi pişmanlığı.
hank pişman olmayı bile yaşam biçimine çevirmiştir.
pişmanlık onun için kefaret değil, dekor olmuştur.
karen da bu dekorun en pahalı parçasıdır.
bu yüzden californication aslında “kadınlar ve çapkın yazar” dizisi değil.
erkek çöküşünün komediyle parlatılmış günlüğüdür.
hank moody, zeki erkeklerin kendilerini yok ederken bile karizmatik görünme lanetidir. bir cümle kurar, kadın güler. bir şey batırır, sahne güzel görünür. birini üzer, arkasına müzik girer. ama gerçek hayatta o müzik yoktur.
gerçek hayatta sadece kırılmış insanlar vardır.
karen’ın dizideki yeri bu yüzden çok kritik. o, hank’in hem aşkı hem sınavı hem de en büyük bahanesidir. hank bazen “karen’ı seviyorum” diyerek kendini aklamaya çalışır. sanki bir kadını gerçekten sevmek, diğer bütün pisliklerini daha şiirsel hale getiriyormuş gibi.
getirmiyor.
sevgi güzel olabilir.
ama sorumluluk yoksa sevgi bile karşı tarafın hayatını dağıtan parfümlü bir yangına dönüşür.
hank bunu geç öğrenir.
belki de hiç tam öğrenmez.
karen ise kleopatra gibi merkezde kalır.
herkes onun etrafında pozisyon alır. hank döner. diğer erkekler girer çıkar. becca etkilenir. hikaye yön değiştirir. ama karen’ın varlığı hep belirleyicidir. kadın bazen bir bakışla hank’in bütün savunma mekanizmasını indirir.
bu güçtür.
ve bu gücü masum göstermek kolaycılık olur.
karen’ın cazibesi sadece hank’in gözünden değil, hikayenin ritminden gelir. o evin, kaybın, düzenin, geri dönüş ihtimalinin sembolüdür. ama aynı zamanda hank için ulaşılmayan huzur olduğu kadar, sürekli tetiklenen yara da odur.
insan bazen sevdiğine değil, onu en iyi yaralayana bağlanır.
hank’in karen’a bağı biraz da budur.
bu yüzden dizi boyunca aralarındaki çekim bitmez. çünkü mesele uyum değildir. hatta tam tersine, uyumsuzluğun bağımlılık yapmasıdır. birbirlerini severler ama birbirlerine iyi gelirler mi? işte asıl soru bu.
cevap çoğu zaman hayır.
ama hayır cevabı bile diziyi durdurmaz.
çünkü bazı ilişkiler bitmediği için değil, doğru düzgün ölemediği için sürer.
hank ve karen ilişkisi tam olarak böyle.
ne evlilik olabiliyor.
ne ayrılık.
ne aşk bitiyor.
ne yara kapanıyor.
sürekli bir ara bölge.
hank o bölgede yaşıyor.
karen da o bölgenin kraliçesi gibi.
kleopatra benzetmesi bu yüzden cuk oturuyor. hank’in roma’sı varsa, karen onun mısır’ı. adam ne kadar fetih, sefer, zafer, kadın, gece, içki, yazı, şöhret peşinde koşarsa koşsun, sonunda döndüğü yer orası. ve her dönüşte biraz daha yenilmiş geliyor.
karen, hank’i mahvediyor mu?
hayır.
hank zaten kendi kendini mahvetme konusunda dış desteğe fazla ihtiyaç duymayan bir adam.
ama karen onun mahvolma biçimine anlam veriyor.
bu daha tehlikeli.
çünkü anlamsız düşüşten insan bazen sıkılır.
anlamlı düşüşe bağımlı olur.
hank’in karen’a bağımlılığı böyle bir şey.
californication’ı değerli yapan da bu dengesizliği güzel göstermesi ama tamamen temize çekmemesi. dizi hank’i komik, zeki, seksi, rezil, pişman, bencil ve kırık halde aynı anda taşıyor. karen’ı da sadece “sabırlı eski eş” diye bırakmıyor; onun da çekim alanı, gururu, kararsızlığı, sertliği ve bazen insanı deli eden kontrol gücü var.
iyi karakter yazımı budur.
herkes biraz haklı.
herkes biraz suçlu.
ve kimse huzurlu değil.
dizi boyunca hank’in los angeles’la ilişkisi de karen’la ilişkisine benzer. şehir ona her şeyi verir: kadın, para, şöhret, parti, fırsat, günah, ilham. sonra aynı şeyleri üstüne kusar. california burada cennet değil. güneşli bir bataklık.
hank de o bataklıkta pahalı gözlükle boğulan adam.
karen ise bataklığın ortasında hâlâ kuru kalmış gibi görünen yer.
ama yaklaştıkça anlıyorsun:
orası da zemin değil.
serap.
bu yüzden californication’ın en iyi tarafı, maskülen çöküşü romantize ederken aynı anda rezilliğini göstermesidir. hank’i seversin ama onunla yaşamak istemezsin. karen’a hak verirsin ama onun da hank üzerindeki gücünü görmezden gelemezsin. becca’ya üzülürsün çünkü bütün bu yetişkin tutkusunun en temiz kurbanı odur.
sonuçta hank moody şudur:
iyi cümle kuran kötü alışkanlık.
karen ise o kötü alışkanlığın asla silemediği isim.
biri yangın.
diğeri yangının etrafına kurulan saray.
ikisi birleşince ortaya aşk değil sadece, uzun süreli bir hasar estetiği çıkıyor.
californication tam burada çalışır.
sana ahlak dersi vermez.
temiz karakter sunmaz.
kimseyi tamamen haklı çıkarmaz.
sadece şunu gösterir:
bazı adamlar hayatlarını düzeltmek istemez.
düzelme ihtimalinin etrafında dönmek ister.
hank’in karen etrafında yaptığı şey budur.
dönüyor.
yanıyor.
yazıyor.
batırıyor.
geri geliyor.
ve karen, kleopatra gibi tahtında duruyor.
ne tamamen kurtarıcı.
ne tamamen suçlu.
ama kesinlikle merkez.
hank moody’nin bütün kadınları olabilir.
ama karen onun haritasındaki tek başkenttir.
ve bazı adamlar bütün dünyayı dolaşsa da, yenildikleri şehre geri döner.