her ne kadar tek bir akım ile anmak yanlış olsa da, garip akımı temsilcilerinden melih cevdet anday'ın, 1965 yılında kaleme aldığı, türk tiyatrosunda düşünce suçu ve iktidar-birey ilişkisi üzerine yazılmış en sarsıcı, derinlikli ve zamansız başyapıtlardan biridir. insan onurunun baskı karşısındaki mukavemetini, özgürlüğün mekandan bağımsız bir zihin durumu olduğunu ve güç illüzyonunun insanı nasıl çürüttüğünü anlatan, her dönem güncelliğini koruyan bir düşünce ve psikolojik gerilim tiyatrosudur.
tevkif kararı olmaksızın, sadece dağıttığı bir bildiri yüzünden 345 gündür bir hücrede tutulan bir öğretmen (tutuklu) ile ona suçunu itiraf ettirmeye çalışan bir komiser arasındaki klostrofobik psikolojik savaşı konu alır. ancak oyun, basit bir "işkenceci ve kurban" hikayesi olmanın çok ötesine geçer; "gözaltında olanın" sınırları ile "gücü elinde tutanın" esaretini ters yüz eden evrensel bir sistem eleştirisidir.
oyunda fiziksel olarak hücrede olan kişi öğretmen'dir. fakat anday'ın kurgusuyla, dışarıdaki amirlerinin baskısı, mutsuz evliliği ve sistemin çarkları arasında sıkışan komiser’in aslında öğretmen’den daha büyük bir hapishanede yaşadığını gösterir. fiziksel olarak içeride olanın zihni özgürken, dışarıda olanın ruhu tutsaktır.
eser, gücü elinde bulunduran sistemin nasıl vahşileşebileceğini ve insanı nasıl bir "zalime" dönüştürebileceğini inceler. komiser, suçluluğu kanıtlanmamış bu aydını ezmeye çalışırken aslında kendi zavallılığıyla yüzleşir. hikayenin kırılma noktalarından biri, aylardır kimseyi görmeyen tutuklu'nun eşiyle görüşmesine izin verileceği söylenip karşısına baldızının çıkarılmasıdır. anday burada politik direnişi bir anlığına kenara bırakıp; insanın en saf dürtülerini, yalnızlığını, toplumsal namus tabularını ve ahlaki erozyonu masaya yatırır. burada da yine, dengeler değiştiğinde mazlumun nasıl zalim olabileceğini görürüz.
oyun aynı adla, başrolde caner cindoruk'un bulunduğu bir sinema filmine de uyarlanmıştır. filmden çok keyif aldığım söylenemez ama oyunun klostrofobik atmosferinin hakkını veren bir iş olduğunu da inkar edemem.
tevkif kararı olmaksızın, sadece dağıttığı bir bildiri yüzünden 345 gündür bir hücrede tutulan bir öğretmen (tutuklu) ile ona suçunu itiraf ettirmeye çalışan bir komiser arasındaki klostrofobik psikolojik savaşı konu alır. ancak oyun, basit bir "işkenceci ve kurban" hikayesi olmanın çok ötesine geçer; "gözaltında olanın" sınırları ile "gücü elinde tutanın" esaretini ters yüz eden evrensel bir sistem eleştirisidir.
oyunda fiziksel olarak hücrede olan kişi öğretmen'dir. fakat anday'ın kurgusuyla, dışarıdaki amirlerinin baskısı, mutsuz evliliği ve sistemin çarkları arasında sıkışan komiser’in aslında öğretmen’den daha büyük bir hapishanede yaşadığını gösterir. fiziksel olarak içeride olanın zihni özgürken, dışarıda olanın ruhu tutsaktır.
eser, gücü elinde bulunduran sistemin nasıl vahşileşebileceğini ve insanı nasıl bir "zalime" dönüştürebileceğini inceler. komiser, suçluluğu kanıtlanmamış bu aydını ezmeye çalışırken aslında kendi zavallılığıyla yüzleşir. hikayenin kırılma noktalarından biri, aylardır kimseyi görmeyen tutuklu'nun eşiyle görüşmesine izin verileceği söylenip karşısına baldızının çıkarılmasıdır. anday burada politik direnişi bir anlığına kenara bırakıp; insanın en saf dürtülerini, yalnızlığını, toplumsal namus tabularını ve ahlaki erozyonu masaya yatırır. burada da yine, dengeler değiştiğinde mazlumun nasıl zalim olabileceğini görürüz.
oyun aynı adla, başrolde caner cindoruk'un bulunduğu bir sinema filmine de uyarlanmıştır. filmden çok keyif aldığım söylenemez ama oyunun klostrofobik atmosferinin hakkını veren bir iş olduğunu da inkar edemem.