jung, aion’da gölgeyi insanın içinde yaşayan şeytani bir ikinci kişilik gibi anlatmaz. daha rahatsız edici bir yerden başlar: gölge, insanın kendisine yakıştıramadığı halde kişiliğinde gerçekten bulunan taraflardır.
saldırganlık, kıskançlık, iktidar arzusu, intikam isteği, korkaklık, yalan söyleme eğilimi, başkasını küçük düşürmekten alınan haz… insan bunları kendi benlik imajına uygun bulmadığı için bilinçten uzaklaştırır. hatta bazen yalnızca “iyi çocuk” kimliğine sığmadığı için cesaretini, rekabet duygusunu, cinselliğini veya kendini savunma kapasitesini de aynı yere atar. gölge bu nedenle sadece kötü dediğimiz şeylerden değil, kendimiz olmaya izin vermediğimiz şeylerden de oluşur.
jung’un gölgeyi “ahlaki bir problem” olarak görmesinin nedeni budur. çünkü gölgeyi tanımak, insanın kendisi hakkında hazırladığı güzel sunumu kapatıp gerçek dosyaları açmasını gerektirir. “ben zaten iyi bir insanım” demek kendini tanımak değildir. çoğu zaman insanın kendi halkla ilişkiler çalışmasıdır.
bastırılan şey de ortadan kaybolmaz. bilinçten uzaklaştırıldığı için denetimsiz hale gelir. jung, gölgenin duygusal bir özerklik kazanabileceğini ve insanı ele geçirmiş gibi davranabileceğini söyler. normalde sakin olduğunu düşünen biri bir anda kontrolsüz biçimde öfkelenir. kendisini son derece ahlaklı gören biri, başkalarının kusurlarını cezalandırırken acımasızlaşır. hiçbir zaman kıskanç olmadığını söyleyen kişi, çevresindeki herkesin başarısında mutlaka kirli bir taraf bulur.
kişi daha sonra bunların hiçbirini kendisiyle ilişkilendirmez. “beni sinirlendirdiler”, “o insan zaten güvenilmez”, “herkes çıkarcı”, “bütün dünya bana karşı” der. gölgenin en kullanışlı numarası budur: içeride olanı dışarıya yansıtmak.
jung buna projeksiyon der. kişi kendi saldırganlığını, kıskançlığını, korkaklığını veya iktidar arzusunu başkasında görür. üstelik karşısındaki insanda bu özelliklerden gerçekten bir miktar bulunabilir. mesele, her eleştirinin hayal ürünü olması değildir. mesele, tepkinin neden bu kadar şiddetli olduğudur. bizi bazı insanlarda ölçüsüz biçimde rahatsız eden şey, bazen kendi içimizde görmeyi reddettiğimiz tarafın dışarıdaki görüntüsüdür.
bu nedenle gölgeyle yüzleşmek, “benim içimde de kötülük varmış” deyip meseleyi kapatmak değildir. o karanlık tarafların ne zaman ortaya çıktığını, neyle beslendiğini ve insanın kararlarını nasıl etkilediğini görmektir. jung’un entegrasyon dediği şey de gölgeyi serbest bırakmak değildir. öfkesini kabul edip herkese saldırmak, saldırganlığı entegre etmek sayılmaz. bu, doğrudan gölgenin eline düşmektir.
entegrasyon, o kapasiteyi bilinçli kişiliğin içine almak ve ahlaki denetime sokmaktır. öfkeli olabileceğini bilen insan öfkesini yönetebilir. iktidarı sevdiğini kabul eden insan, yetki eline geçtiğinde kendisini daha dikkatli gözleyebilir. intikam isteğini tanıyan insan, adalet ile kişisel hesaplaşma arasındaki farkı daha net görebilir. kendi karanlığından habersiz kişi ise bütün bunları zaten yapmadığını sanır. sorun da tam olarak budur.
buradan zarar verme kapasitesi ile erdem arasındaki rahatsız edici soru çıkar. bir insan zarar veremediği için mi zarar vermiyor, yoksa zarar verebilecek durumda olduğu halde mi bunu seçmiyor?
bu ikisi dışarıdan aynı görünebilir. ikisi de kavga etmez, bağırmaz, tehdit etmez veya kimseyi ezmez. fakat birincisinin önünde gerçek bir seçenek olmayabilir. gücü yoktur, cesareti yoktur, yetkisi yoktur ya da karşılık vermenin bedelinden korkuyordur. ikincisi ise ne yapabileceğini bilir ve buna rağmen kendisini sınırlar. ahlaki tercih ancak ikinci durumda gerçekten görünür hale gelir.
jordan peterson, jung’un uzun ve ağır psikoloji dilini burada insanların anlayabileceği kadar sade bir cümleye indirir: zararsız insan iyi insan değildir; iyi insan, tehlikeli olabilecek gücü gönüllü biçimde denetim altında tutan insandır.
bu söz jung’a ait değildir. peterson’ın, jung’un gölge anlayışından çıkardığı sert ve sloganlaştırılmış bir yorumdur. jung “tehlikeli adam olun” demez. gölgenizin gerçek olduğunu kabul edin ve onu bilinçli kişiliğinize dahil edin der. peterson ise bunu gündelik dile çevirip şunu sorar: kötülük yapmıyor olmanız karakterinizden mi kaynaklanıyor, yoksa kötülük yapabilecek gücünüzün bulunmamasından mı?
peterson’ın ayrımı yararlıdır çünkü iyilik ile güçsüzlüğü birbirinden ayırır. sürekli geri çekilen biri barışçıl olduğunu düşünebilir. oysa karşı çıkmayı bilmiyorsa, sınır koyamıyorsa ve gerektiğinde kendisini veya başkasını savunamıyorsa ortada henüz seçilmiş bir barış olmayabilir. sadece çatışmadan kaçınma vardır.
barışçıl insan ile zararsız insan aynı şey değildir. barışçıl insan kavga çıkarmaz fakat gerektiğinde karşılık verebilir. ezmez ama ezilmek zorunda da değildir. gücünü göstermek için dolaşmaz fakat gücünün varlığından haberdardır. zararsız insanın sakinliği ise bazen karakterden değil, kapasite eksikliğinden gelir.
üstelik buradaki güç yalnızca yumruk atabilmek değildir. bir yönetici çalışanının kariyerini mahvedebilir. bir yazılımcı sistemi sabote edebilir. bir eş, karşısındaki insanın en zayıf yerlerini kullanabilir. parası, bilgisi, yetkisi veya itibarı olan biri başkasına çok ciddi zarar verebilir. bütün bunları yapabilecek durumda olduğu halde yapmamayı seçmek ahlaki bir davranıştır. yapma imkânı bulunmayan kişinin “ben zaten böyle şeyler yapmam” demesi ise henüz sınanmamış bir iddiadır.
peterson’ın yorumunun tehlikeli tarafı, bu fikrin kolayca kaba bir erkeklik ve şiddet övgüsüne çevrilebilmesidir. “iyi insan tehlikeli olmalıdır” cümlesini yalnızca kavga etmek, silah kullanmak veya çevreye korku salmak şeklinde anlayan biri jung’un söylediği yere yaklaşmış olmaz. gölgesine teslim olup bunu kişisel gelişim sanmış olur.
jung’un gölgesi kas gücünden çok daha geniştir. manipülasyon, yalan, kıskançlık, pasif saldırganlık, korkaklık, kibir, kendini kandırma ve başkasını cezalandırma arzusu da gölgenin içindedir. fiziksel olarak son derece güçlü biri kendi gölgesinin oyuncağı olabilir. bedensel olarak güçsüz biri ise bilgi, irade ve karakter bakımından son derece etkili olabilir. burada “tehlikeli” kelimesini yalnızca şiddet kapasitesi olarak okumak meseleyi çocuklaştırır.
jung’un anlattığı şey insanın karanlık tarafını tanımasıdır. peterson’ın eklediği vurgu ise bu karanlığın içinde bulunan gücü bilinçli denetim altına almaktır. biri problemin psikolojik yapısını anlatır, diğeri onu günlük hayatta anlaşılacak bir karakter meselesine çevirir.
jung insana “içinde ne olduğunu biliyor musun?” diye sorar. peterson ise “onu kullanmamayı gerçekten seçebilecek kadar güçlü müsün?” diye devam eder.
erdem, kötülük yapma ihtimalinin hiç bulunmaması değildir. o ihtimalin farkında olup ona rağmen doğru olanı seçebilmektir. hiç dişi olmayanın “ben ısırmam” demesi ahlak değil, anatomidir. karakter, dişler çıktıktan sonra ne yaptığınızla başlar.
bu kategoride başlık yok.
yükleniyor…
yükleniyor…